
AİHM Büyük Daire’nin Yasak/Türkiye Kararının Türkçe Çevirisi ve Karara İstinaden Dilekçe Örnekleri
07/05/2026Stichting Justice Square tarafından hazırlanan “Türkiye’de Yağma Siyaseti ve Devlet Eliyle Mülkiyet Gaspı Raporu”, Türkiye’de özellikle son on yılda sistematik hâle gelen mülkiyet hakkı ihlallerini kapsamlı biçimde inceleyen ayrıntılı bir insan hakları çalışmasıdır. Bu rapor, yalnızca münferit hak ihlallerini belgeleyen bir çalışma değildir. Aynı zamanda, mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin nasıl kurumsallaştırıldığını, siyasal bir araç hâline getirildiğini ve geniş çaplı bir ¨ekonomik tasfiye rejimine¨ dönüştürüldüğünü ortaya koymaktadır.
Mülkiyet hakkı, modern hukuk devletinin temel sütunlarından biridir. Bir bireyin sahip olduğu maddi ve manevi varlıklar üzerindeki hâkimiyetini ifade eden bu hak; yalnızca ekonomik bir tasarruf alanı değil, aynı zamanda insan onurunun, hukuki güvenliğin ve bireysel özgürlüğün maddi temelidir. Bundan dolayı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 35. maddesi, mülkiyet hakkını açık biçimde güvence altına almaktadır. Ancak Türkiye’de özellikle 17/25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmaları sonrası dönemde ve 15 Temmuz 2016 tarihli şaibeli darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hâl (OHAL) sürecinde bu güvenceler fiilen ortadan kaldırılmıştır. OHAL geçici bir güvenlik tedbiri olmaktan çıkarılarak geniş çaplı bir ¨tasfiye ve mülkiyet transferi mekanizmasına¨ dönüştürülmüştür. Bu dönemde çok sayıda şirket, okul, üniversite, hastane, dernek, vakıf ve medya kuruluşu kapatılmış; yüz milyarlarca liralık mal varlığına el konulmuştur.
Bu süreçte mülkiyet hakkı ihlalleri münferit değil; merkezi planlamaya dayalı bir ¨devlet pratiği¨ şeklinde uygulanmıştır. El koymalar, kayyım atamaları, tasfiyeler ve kapatmalar mahkûmiyet kararı olmaksızın gerçekleştirilmiş; suç isnadı ile orantısız ve geri dönülmez sonuçlar doğuracak şekilde uygulanmıştır. AİHM içtihadında “fiilî müsadere” olarak tanımlanan uygulamalar, Türkiye’de olağan ¨devlet pratiğine¨ dönüşmüştür. Mülkiyet hakkına yönelik ihlaller özellikle olağanüstü hâl döneminde kurumsallaşmış; sonrasında kalıcılaştırılmış; yargı kararlarıyla meşrulaştırılmış; idari pratiklerle yaygınlaştırılmıştır.
Yargı organları ise bu süreçte mülkiyet hakkının koruyucusu olmak yerine, ¨tasfiye mekanizmasının meşrulaştırıcı unsuru¨ haline gelmiştir. Yerel mahkemeler, Danıştay, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi, Anayasa ve AİHS hükümlerini etkisizleştiren kararlarla KHK’larla yapılan kapatmaları, kayyım atamalarını, şirket devirlerini ve kapatmaları onaylamış; mülkiyet hakkının özünü ortadan kaldıran uygulamalara hukuki görünüm kazandırmıştır.
Türkiye’deki mülkiyet hakkına yönelik bu vahim tablo dikkate alınarak Stichting Justice Square bünyesinde hazırlanan bu rapor, Türkiye’de özellikle son on yılda sistematik bir devlet pratiğine dönüşen ¨yağma siyaseti ve devlet eliyle mülkiyet gaspı¨ uygulamalarını bütün boyutlarıyla incelemektedir. Bu çalışma, münferit idari işlemleri değil; planlı, örgütlü ve kurumsallaştırılmış mülkiyet tasfiye rejimini ortaya koymaktadır.
Diğer taraftan bu Rapor, Türkiye’de inşa edilen yağma siyasetini tarihsel süreklilik içinde de ele almaktadır. Devlet eliyle mülkiyet gaspı, yalnızca son döneme ait bir olgu değildir. Ermenilerin mallarına ilişkin emval-i metruke düzenlemeleri, 1942 Varlık Vergisi uygulaması ve 6–7 Eylül olayları; mülkiyetin siyasal araç olarak kullanılmasının tarihsel örnekleridir. Bu tarihsel arka plan, güncel uygulamaların bir kopuş değil; bir devamlılık olduğunu göstermektedir. Ancak 2016 sonrası süreç, kapsamı ve yoğunluğu bakımından önceki dönemlerden ayrılmaktadır. Zira bu dönemde Gülen Hareketi doğrudan ve tek hedef haline gelmiştir. Zira bu zamana kadar ¨istisnai¨ olan uygulamalar bu dönemde ¨genel devlet pratiğine¨ dönüşmüştür.
OHAL sürecinde Gülen Hareketi ile irtibatlı olduğu iddiasıyla binlerce okul, yurt, dershane, hastane, üniversite, dergi, gazete, televizyon ve benzeri kurum ve kuruluş kapatılmış; yüz binlerce taşınmaz Hazine’ye devredilmiş; yüzlerce şirkete kayyım atanmıştır. OHAL KHK’ları ile 1.419 dernek, 145 vakıf, 19 sendika, 1.060 okul, 841 yurt, 34 televizyon, 38 radyo, 73 gazete ve dergi ile 6 haber ajansı olmak üzere toplam 151 medya kuruluşu, 47 hastane, sağlık merkezi ve poliklinik ile 15 üniversite ve bunlara bağlı 7 hastane temelli olarak kapatılmış ve malvarlıkları Hazine’ye devredilmiştir. Bu süreçte binlerce şirkete önce el konulmuş sonrasında kayım olarak atanan TMSF üzerinden rejim yanlısı iş insanlarına ve onların şirketlerine devirler gerçekleşmiştir.
Bu süreçte yalnızca kurumlar değil, bireyler de hedef alınmıştır. Kamu görevinden ihraç edilen yüz binlerce kişinin maaşları kesilmiş, emeklilik hakları engellenmiş, banka hesaplarına tedbir konulmuş ve pasaportlarına iptal edilmiştir. İnsanlar ekonomik ve sosyal yaşamdan sistematik biçimde dışlanmıştır. Dolayısıyla Erdoğan rejimi tarafından 17/25 Aralık süreciyle başlayan ve OHAL döneminde devlet pratiğine dönüşen yağma siyaseti, yalnızca ekonomik bir tasfiye değildir. Bu, kolektif bir cezalandırmadır. Bu, bir topluluğun ekonomik, sosyal ve kamusal hayattan silinmesidir. Diğer bir ifade ile bir hareketin sırf muhalif olması nedeniyle bir bütün olarak devlet tarafından aforoz edilmesidir.
Raporun üzerinde durduğu konulardan biri de kayyım uygulamaları ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) rolüne ayrılmıştır. OHAL sürecinde kayyımlık uygulaması, geçici bir koruma tedbiri olmaktan çıkarılarak fiilî müsadere mekanizmasına dönüştürülmüştür. Birçok şirkete ceza yargılaması sonuçlanmadan kayyım atanmış; şirketler yönetimsel ve ekonomik olarak çökertilmiştir. Sonrasında ise bu şirketlerin önemli bölümü ya tasfiye edilmiş ya da rejime yakın iş çevrelerine devredilmiştir. Raporda, el konulan şirketlerin ve ekonomik kaynakların nasıl yeni bir ¨siyasal-ekonomik sadakat düzeninin¨ inşasında kullanıldığına dikkat çekilmektedir. Böylece mülkiyet gaspı yalnızca ekonomik bir müdahale değil; aynı zamanda yeni bir ¨rejim elitinin¨ oluşturulmasında kullanılan araçlardan biri hâline gelmiştir.
Raporun özel bölümlerinden biri de Bank Asya örneğine ayrılmıştır. Türkiye’nin en büyük katılım bankalarından biri olan Bank Asya’nın TMSF’ye devri ve sonrasında faaliyet izninin kaldırılması, mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerin finansal boyutunu gözler önüne sermektedir. Bankanın tasfiye süreci; hukuki öngörülebilirlik, orantılılık ve uluslararası bankacılık standartları açısından ayrıntılı biçimde incelenmektedir. Rapora göre Bank Asya örneği, ekonomik sistemin siyasi sadakat temelinde yeniden şekillendirilmesinin sembolik vakalarından biridir.
Stichting Justice Square tarafından hazırlanan bu rapor, yağma siyaseti ve mülkiyet gaspını yalnızca hukuki normlar üzerinden değil; sayısal veriler, kurumsal örnekler ve uluslararası hukuk çerçevesi içinde analiz etmektedir. Amaç, yalnızca ihlalleri kayıt altına almak değildir. Amaç, mülkiyet hakkına yönelik ihlallerdeki sistematikliği ortaya koymak ve ¨kurumsallaşmış hukuksuzluğu¨ görünür kılmaktır.
Raporda, Erdoğan rejiminin, demokratik parlamenter sistemi yok etmek ve bir "tek adam" rejimi inşa etmek için şaibeli 15 Temmuz darbe girişimini bir fırsata dönüştürdüğü sıklıkla ifade edilmiştir. Kurumsal yapısına yönelik yapılan anayasal ve yasal değişikliklerle devlet, ¨hukuk devleti¨ olmaktan çıkarılarak bir ¨rejim devletine¨ dönüşmüştür. Türkiye, erklerin ve kurumların bağımsızlığından ziyade, erklerin tek elde birleşmesi ve kontrolü gibi antidemokratik bir "tek adam" rejimine evrilmiştir. Diğer bir ifade ile Devlet denen kurumsal yapı Erdoğan rejimine dönüşmüştür. Devlet düzeninin Erdoğan rejimine dönüşmesinin doğal sonucu olarak, iktidar mekanizmasının bütün unsurları bu politikayı benimsemiştir. Bu nedenle bu Raporda Türkiye’de meydana gelen hak ihlallerini ve gelişmeleri ¨Türkiye Devleti¨ veya ¨Erdoğan Hükümeti¨ kavramlarını kullanarak anlatmak Türkiye’deki mevcut değişimi doğru ifade etmeyeceği için özellikle ¨Erdoğan Rejimi¨ kavramı kullanılmıştır.
Stichting Justice Square bünyesinde hazırlanan bu raporun vardığı sonuç nettir: Türkiye’de mülkiyet hakkı, normatif güvenceye rağmen fiilen aşındırılmıştır. OHAL ile başlayan süreç, kalıcı bir mülkiyet tasfiye düzenine dönüşmüştür. Erdoğan rejiminin yağma siyaseti ve mülkiyet gaspı pratikleri neticesinde bu sonuca varılmıştır. Kayyım uygulamaları, TMSF devirleri, KHK kapatmaları ve ekonomik dışlama politikaları; Erdoğan rejiminin kurumsallaştırdığı yağma siyasetinin parçaları hâline gelmiştir.
Stichting Justice Square, uluslararası insan hakları camiasını, hukuk çevrelerini, akademisyenleri ve demokratik toplumları Türkiye’de sistematik hâle gelen mülkiyet gaspı ve hukuksuz devlet pratiklerine karşı daha güçlü bir dayanışma geliştirmeye çağırmaktadır. Bu raporun; Türkiye’de hukuk devleti ilkesinin yeniden tesis edilmesine, cezasızlık kültürüyle mücadeleye ve temel hak ihlallerine dayalı hukuksuz uygulamaların sona erdirilmesine katkı sunması en temel temennimizdir.
Stichting Justice Square


