
Türkiye’deki Hukuki ve İnsan Hakları Gelişmelerinin 2024 Güncel Durumu
28/02/2025
THE PROBLEMS EXPERIENCED IN THE SUPERVISED RELEASE SYSTEM TURKEY
21/04/2025
TÜRK YARGI RAPORU:
BAĞIMSIZ YARGININ REJİM YARGISINA GEÇİŞ SÜRECİ
Stichting Justice Square olarak, hukukun üstünlüğüne dayalı bir dünya düzeni için mücadele ederken, Türkiye’de yargı sisteminin uğradığı ağır tahribatı gözler önüne seren bu özel raporu kamuoyuyla paylaşmaktan onur duyuyoruz. “Bağımsız Yargıdan Rejim Yargısına Geçiş Süreci” başlığını taşıyan bu çalışma, yalnızca hukuki bir inceleme değil; aynı zamanda bir vicdan muhasebesi, bir insan hakları çağrısıdır.
Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminin ardından başlatılan olağanüstü hal süreci, yargı mensuplarına yönelik eşi görülmemiş bir tasfiye ve baskı dalgasına dönüşmüştür. Bağımsız ve tarafsız yargının yerini, rejimin emirleri doğrultusunda karar veren, siyasallaştırılmış bir yargı yapısı almıştır. Bu süreçte binlerce hâkim ve savcı, hukuki temeli olmayan iddialarla görevden ihraç edilmiş, tutuklanmış ya da yaşamını yitirmiştir.
Bu rapor, yalnızca yargı mensuplarının değil, adalete inanan herkesin sesidir. Onlarca hak ihlali vakası, kapsamlı veriler ve insan hikâyeleriyle örülü bu çalışma, Türkiye’de yaşanan hukuksuzlukların yalnızca geçmişin değil, halen süren bir karanlığın parçası olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu rapor, Türkiye’nin demokratik değerlerden uzaklaştığı, hukukun üstünlüğünün ortadan kalktığı ve ülkenin adeta açık bir cezaevine dönüştüğü bu süreçte, özellikle yargıya yönelik hukuksuz müdahaleleri ve Türk yargısının tasfiye ediliş sürecini ele almaktadır. Bu kapsamda yargı mensuplarının toplu ihraçlarına, ağır tecrit uygulamalarına, ötekileştirme politikalarına ve bunların sonucunda yaşanan ölümler ve intiharlara yer verilecektir.
15 Temmuz sonrası yargıya yönelik baskıların rapora konu edilmesinin bir diğer sebebi, sistematik, ayrımcı ve nefret saikli ağır hak ihlallerinin halen aynı yoğunlukla sürmesidir. Erdoğan rejimi, oluşturduğu otoriter düzenle bir "korku iklimi" yaratmış, bu atmosfer yargıyı da esir almıştır. Yargı, bağımsızlığını yitirerek “rejimin sopası” haline gelmiştir. Türkiye hakkında hazırlanan ulusal ve uluslararası raporlar bulunsa da, yargının rejimin kontrolüne nasıl geçtiğini detaylıca ele alan çalışmalar sınırlıdır. Bu rapor, içerdiği onlarca vaka ve detayla bu eksikliği gidermeyi amaçlamaktadır. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, öncelikle Erdoğan rejiminin oluşum sürecine zemin hazırlayan gelişmeler ve kritik olaylar özetlenecektir.
Ø 15 Temmuz Darbe Girişimi
Türkiye’nin çağdaşlaşma ve demokratikleşme süreci, özellikle askeri darbeler ve antidemokratik uygulamalarla sık sık kesintiye uğratılmıştır. Demokratik düzeni tesis etme iddiasıyla gerçekleştirilen bu müdahaleler, aksine, ağır insan hakları ihlalleri, işkenceler, infazlar ve kaotik dönemler doğurmuştur. 1960, 1980 darbeleri ve 28 Şubat post-modern darbesi gibi 15 Temmuz darbe girişimi de benzer trajik sonuçlara yol açmıştır.
Bu noktada Türkiye’de yaygın insan hakları ihlallerinin ve ağır insanlık suçlarının işlendiği 15 Temmuz darbe girişimi ise diğerlerinden çok daha farklıdır. Bu darbe girişimi gerçekliği ve oluşum süreci itibariyle ¨şüpheli bulunan¨ bir girişim olması nedeniyle ayrı bir konumdadır. Zira 15 Temmuz darbe girişimi, ülke içinde kimi muhalefet partilerince ilk andan itibaren "kontrollü darbe" olarak nitelendirilmiş ve uluslararası camiada da şüpheyle karşılanmıştır. Bu darbeyi vahim yapan asıl husus ise Erdoğan rejiminin bu darbe girişimini fırsata çevirmesidir. Erdoğan rejimi bu şaibeli ve kontrollü darbe girişimini, hedeflediği totaliter rejimi inşa etmek için kullanmıştır. Bundan dolayı da diğer askeri darbelerden daha ağır hak ihlallerinin ve ağır insanlık suçlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Aşağıda ilgili bölümlerdeki sayısal verilerden de anlaşılacağı üzere, 15 Temmuz darbe girişimi bahane edilerek ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile birlikte, süreç temel hak ve özgürlükleri doğrudan hedef alan ¨bir sivil darbe¨ye dönüşmüştür.
Böylelikle Erdoğan rejimi 17/25 Aralık büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonları sonrası yol haritası haline getirdiği ¨tek adam rejimi¨ veya teknik tabirle ¨otoriter rejim¨ hedefini 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte bütün unsurlarıyla hayata geçirme fırsatı yakalamıştır. Böylelikle son yıllarda, Erdoğan rejimi altında, önceki dönemleri dahi geride bırakan bir baskı dönemi yaşanmıştır. Bu dönemde insan hakları ihlalleri, temel özgürlüklerin kısıtlanması ve adaletsiz uygulamalar toplumsal hayatın her alanına yayılmıştır. Türkiye’de, bu dönemde hakim olan antidemokratik eylem ve faaliyetler, önceki dönemlere kıyasla çok daha vahim insan hakları ihlallerine yol açmıştır.
Ø Darbe Süreci ve Yargının Pozisyonu
Türk yargısı ve kolluk güçleri, 2013 yılı Aralık ayında Erdoğan rejiminin bakan ve bürokratları ile Erdoğan’ın aile fertlerinin karıştığı ve kamuoyunda "17/25 Aralık büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonları" olarak bilinen operasyonları başlatmıştır[1]. Bu soruşturmalarda Erdoğan rejiminin bakanları, milletvekilleri, bürokratları ve önde gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) üyeleri ile aileleri rüşvet ve yolsuzluk iddiaları ile suçlanmışlardır. Böylece hükümette kabine değişikliğine ve parti içinde büyük çalkantılara yol açan dev rüşvet ve yolsuzluk skandalı patlak vermiştir.
17/25 Aralık 2013 tarihlerinde gerçekleştirilen, Erdoğan rejiminin bakan ve bürokratları ile Erdoğan’ın aile fertlerinin karıştığı ve kamuoyunda "17/25 Aralık büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonları" olarak bilinen soruşturma sonrasında, Erdoğan yönetimi bu süreçleri itibarsızlaştırmak ve soruşturmaları kapatmak amacıyla yapılan operasyonları hükümete karşı darbe olarak nitelendirmiş ve soruşturmalarda görev alan hâkimler, savcılar ve kolluk kuvvetleri hakkında, herhangi bir somut delile dayanmaksızın, Gülen Hareketi ile bağlantılı oldukları yönünde iddialar ortaya atmıştır. Bu söylemler, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, milletvekilleri ve bürokratlar tarafından dile getirilmiş ve hükümet kontrolündeki medya organları aracılığıyla kamuoyuna sürekli olarak aktarılmıştır.
Bu çerçevede, yargı organları sistematik ve planlı bir şekilde hedef alınarak, geniş çaplı tasfiye politikaları uygulanmıştır. Söz konusu süreç, hükümet yetkilileri, bakanlar, bakan çocukları ve özellikle ABD’de verdiği ifadelerle soruşturmalardaki iddiaları teyit eden İran asıllı iş insanı Rıza Zarrab gibi şahısların adının geçtiği illegal faaliyetlere yönelik soruşturmalarla başlamış ve Türk yargısında kapsamlı değişiklikleri tetiklemiştir.
Erdoğan yönetimi, bağımsız yargının yetkinliğini ve işlevselliğini zayıflatmaya yönelik çeşitli yasal ve idari düzenlemeler getirmiştir. Özellikle Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısında gerçekleştirilen köklü değişiklikler, yargının yürütme erkinin etkisine açık hale gelmesine neden olmuştur. Bu reformlar, yargı bağımsızlığını zedeleyen ve hukukun üstünlüğü ilkesine yönelik ciddi tehditler barındıran bir sürecin parçası olarak değerlendirilmiştir.
Erdoğan rejiminin karıştığı yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarının başladığı 17/25 Aralık sürecinden sonra bağımsız Türk yargısını bitirmeye ve yok etmeye yönelik politikalar, bu kez 15 Temmuz darbe girişimi gerekçe gösterilerek devlet politikası haline dönüştürülmüştür.
15 Temmuz darbe girişimi[2], darbe metninde yer alan ifadeyle, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde kendilerini "Yurtta Sulh Konseyi" olarak tanımlayan bir grup asker tarafından Türkiye’de gerçekleştirilen bir askerî darbe girişimidir. Ancak yukarıda da izah edildiği üzere bu darbe girişimi ve yöntemi, toplum ve ana muhalefet partileri tarafından sürekli olarak ¨şaibeli¨ bulunmuştur. Bu bağlamda, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), darbe girişimine ilişkin bu şaibeli durumu açıklamak amacıyla bu girişim için "kontrollü darbe" kavramını kullanmıştır[3].
Ayrıca, Erdoğan rejiminin, demokratik parlamenter sistemi yok etmek ve bir "tek adam" rejimi inşa etmek için 15 Temmuz darbe girişimini bir fırsata dönüştürdüğü sıklıkla ifade edilmiştir[4]. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından oluşturulan 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu[5], darbeyi aydınlatmak amacıyla dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ısrarla komisyona davet etmesine rağmen, her iki isim de ifadeye gitmemiştir.
Daha da vahim olan, komisyonun hazırladığı ve büyük tartışmalara yol açan raporun teknik olarak tamamlanmadığı gerekçesiyle yayımlanmamış olmasıdır. Bu konuda verilen bir soru önergesine yanıt olarak, dönemin TBMM Başkan vekili Süreyya Sadi Bilgiç şu açıklamayı yapmıştır[6]: "15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonunun 12 Temmuz 2017 tarihinde eski Meclis Başkanı İsmail Kahraman’a sunduğu rapor, tekemmül etmediğinden 26. Yasama Dönemi içinde bastırılarak dağıtılamamıştır. Komisyon tarafından tekemmül ettirilerek başkanlığımıza sunulan bir rapor bulunmamaktadır." Bu durum, darbe girişimine ilişkin şüpheleri gidermesi beklenen raporun kamuoyundan gizlenmesi sonucunu doğurmuştur.
Recep Tayyip Erdoğan tarafından "Allah’ın bir lütfu" olarak kabul edilen[7] 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, başta Gülen Hareketi mensupları olmak üzere muhalif kesimlere yönelik sistematik ve toplu gözaltı ile tutuklama kararları alınmış; rejim mahkemelerine dönüşen yargı mercileri tarafından bu kişilere kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesine aykırı bir şekilde haksız cezalar verilmiştir. Bu hukuksuz süreçte insanların yaşam hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı, özgürlük ve güvenlik hakkı ile adil yargılanma hakkı, ifade özgürlüğü gibi en temel hakları bir devlet politikası olarak ellerinden alınmıştır. İnsanlar, gerek cezaevlerinde gerekse sivil hayatta bu nefret politikasının etkisiyle sivil ölüme terk edilmiştir.
Türkiye’de devlet politikası haline gelen bu hukuksuz ve ayrımcı uygulamaların en çok hayat bulduğu yerlerden biri de hiç şüphesiz yargı olmuştur. Yargı, temel hak ve hürriyetlerin koruyucusu ve adaletin sağlayıcısı olmaktan çıkmış; muhaliflerin kitlesel olarak gözaltına alınmasına ve tutuklanmasına aracılık eden bir rejim yargısına dönüşmüştür. Bu hukuksuz ve keyfi uygulamalar, yargının bütün mercilerinde bir plan çerçevesinde hayata geçirilmeye başlanmıştır.
15 Temmuz darbe girişiminden sonra ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) sürecinin getirdiği kaotik ortamda, kamu görevlileri tarafından cezaevlerinde, gözaltı merkezlerinde ve sivil hayatta muhalif kesimlere yönelik işkence, tecavüz, şiddet, tehdit, yaralama ve taciz gibi eylemler gerçekleştirilmiş; bunun yanı sıra banka hesaplarına ve mal varlıklarına el koyma gibi doğrudan ayrımcı uygulamalara da gidilmiştir. Aynı şekilde, darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL’in oluşturduğu keyfilik ve cezasızlık kültürü neticesinde diğer muhalif kesimler de ağır bir şekilde etkilenmiştir. Bu bağlamda, Cumhuriyet tarihinin en eski gazetelerinden biri olan, laik ve sosyal demokrat bir çizgide yayın yapan Cumhuriyet Gazetesi’nin[8] yazar ve yöneticileri, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası hiçbir somut delil bulunmamasına rağmen Gülen Hareketi ile ilişkilendirilmek suretiyle tutuklanmıştır. Benzer şekilde, CHP milletvekili Enis Berberoğlu ile Ahmet Altan, Mehmet Altan gibi birçok muhalif gazeteci, yazar, siyasetçi ve akademisyen de aynı hukuksuz uygulamalara maruz kalmıştır.
Ø OHAL KHK’ları- Toplu İhraçlar-El Koymalar
Genel olarak, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında başlatılan kitlesel ihraç, gözaltı, tutuklama ve mal varlıklarına el koyma gibi ağır tedbirlerin ana hedefi Gülen Hareketi başta olmak üzere muhalif kesim olmuştur. 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı kaotik ortam ve çok iyi planlanmış ayrımcı politikalar sayesinde, Erdoğan rejimi, başta Gülen Hareketi ile bağlantılı olduğunu değerlendirdiği kişiler olmak üzere muhalif olan herkesi kamusal ve sosyal alandan uzaklaştırmaya, dışlamaya, değersizleştirmeye ve bu kişiler hakkında gözaltı, tutuklama, mal varlıklarına el koyma gibi en ağır tedbirler uygulamaya başlamıştır.
Bu tedbirleri uygulamaya koymak amacıyla, 20 Temmuz 2016 tarihinde OHAL ilan edilmiştir. OHAL sürecinde, sistematik ve planlı bir şekilde, muhalif kesimi kamusal alandan ve özel sektörden tamamen yok etmek, mal varlıklarına el koymak ve tutuklanmalarını kolaylaştırmak amacıyla toplam 37 adet OHAL KHK’sı çıkarılmıştır. OHAL sürecinde çıkarılan KHK’larla liste usulü toplam 130.000’in üzerinde kamu görevlisi ihraç edilmiştir. Türkiye’de geçmiş dönemlerde de 1960 ve 1980 darbeleri yaşanmıştır; ancak KHK’larla liste usulü ihraçlar yalnızca 15 Temmuz sürecinde gerçekleştirilmiştir.
672 sayılı KHK[9] ile tek seferde 40.000’in üzerinde kamu çalışanı ihraç edilmiştir. Bunun dünyada bir başka benzeri bulunmamaktadır. Yine Türk ve dünya tarihinde, tek bir kararla en fazla yargı mensubunun ihracı, 24 Temmuz 2016 tarihinde Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından geçekleştirilmiştir[10]. HSK Genel Kurulu, 24/08/2016 tarihli ihraç kararnamesi ile tek seferde 2.847 hâkim ve savcıyı ihraç etmiştir. Bu ihraçların liste usulü olduğu, savunma hakkı tanınmadığı ve önceden hazırlanan fişleme listelerine dayandığı görülmektedir. OHAL süreci ve sonrasında yaklaşık 4.500 hakim ve savcı meslekten ihraç edilmiştir.
Diğer taraftan Türkiye’de OHAL sürecinde çıkarılan KHK’larla, 48 sağlık kuruluşu, 1.061 eğitim kuruluşu, 800 yurt, 223 kurs ve etüt merkezi, 155 vakıf, 1.595 dernek, 15 üniversite, 19 sendika ve 174 medya-yayın kuruluşu kapatılmıştır. Ayrıca, 985 ticari işletme Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna (TMSF) devredilmiştir. Aynı şekilde OHAL KHK’ları ile 70 gazete, 20 dergi, 34 radyo, 30 yayınevi ve dağıtım şirketi ile 33 televizyon kanalı da kapatılmıştır. Aynı şekilde, darbe girişimi öncesinde el konulup Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna (TMSF) devredilen Bank Asya isimli banka da kapatılmıştır[11].
OHAL dönemindeki Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) üzerinden ve Terörle Mücadele Kanunu kullanılarak el konulan mal varlıklarının değeri, OHAL’in ilan edildiği 21 Temmuz 2016 itibarıyla en az 32,24 milyar ABD doları civarında olduğu tahmin edilmektedir[12].
Ø Toplu gözaltılar ve tutuklamalar
Erdoğan rejimi tarafından başlatılan cadı avında, başta Gülen hareketi ile bağlantılı kişiler olmak üzere yüz binlerce muhalif, terör soruşturmalarına, emsali görülmemiş kitlesel gözaltılara ve tutuklamalara maruz kalmıştır. Her alanda çok ağır hak ihlalleri yaşanmıştır. Bu husus birçok rapora ve araştırmaya konu edilmiştir. Bu bağlamda Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) tarafından hazırlanan "Hukuksuzluğun Sıradanlaşması" başlıklı raporun ¨Silahlı Terör Örgütü Üyeliği Davaları" başlıklı kısmında ortaya konan veriler incelendiğinde, 2016-2020 yılları arasında Türkiye’de en az 1.576.566 kişi hakkında "silahlı terör örgütü üyesi olmak" suçlaması ile soruşturma açıldığı görülmektedir[13].
ABD 2021 Türkiye İnsan Hakları Raporunda da yer verildiği üzere T.C İçişleri Bakanlığı, darbe girişiminin 5. yıl dönümü itibarıyla (2021), Gülen Hareketi ile bağlantılı olduğu iddiasıyla darbe girişiminden beri 312.121 kişinin gözaltına alındığını ve 99.123 kişinin tutuklandığını duyurmuştur[14].
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, 13 Temmuz 2023 tarihinde yaptığı açıklamada, Gülen Hareketine yönelik 15 Temmuz 2016 tarihinden itibaren:
· 693 bin 162 kişi hakkında adli işlem yapıldığını,
· 67 bin 893 kişi hakkında soruşturmanın halen devam ettiğini,
· 122 bin 632 kişi hakkında mahkumiyet kararı verildiğini,
· Cezaevlerinde 12 bin 108 hükümlü, 2 bin 605 hükümözlü ve 826 tutuklu olmak üzere toplam 15 bin 539 tutuklu ve hükümlünün bulunduğunu belirtmiştir[15].
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ise, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda 2025 yılı bütçe çalışmaları kapsamında, 20 Kasım 2024 tarihinde Mecliste yaptığı son konuşmada, sadece 2024 yılının ilk on aylık döneminde Gülen Hareketine yönelik 4.177 operasyon yapıldığını, 6.727 kişinin gözaltına alındığını, 935 kişinin tutuklandığını ve 1.317 kişi hakkında adli kontrol kararı verildiğini açıklamıştır.
OHAL sürecinde gerçekleştirilen operasyonlarda hukuka aykırı emirleri yerine getiren, işkence, kötü muamele ve onur kırıcı davranışlarda bulunan, görev alanını aşarak insanlık dışı işlem, karar ve eylemlerde bulunan kamu görevlilerinin daha sonra sıkıntı çekmemesi ve yapılacak diğer operasyonlarda rahat olmalarını sağlamak için bu kamu görevlilerine OHAL KHK’ları ile “sorumsuzluk zırhı” getirilmiştir. Bununla kalınmamış peşinden sivil unsurlara bu sorumsuzluk zırhı giydirilmiştir. Bu kapsamda, ilk etapta 27 Temmuz 2016 tarihli 667 ve 668 sayılı KHK ile OHAL KHK’ları kapsamında bu süreçte karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğunun doğmayacağı düzenlenmiştir. Müteakip kanun hükmünde kararnamelerde de benzeri hükümlere yer verilmiştir.
Ø Hukuk Devletinden ¨Rejim Devletine¨ Dönüşüm Süreci
Türkiye’de 17/25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonları sonrası başlayan ve 15 Temmuz darbe girişimiyle devam eden süreçte, Erdoğan rejimi, başta Gülen Hareketi olmak üzere muhalif kesimi baskı altına almak, toplumsal, kamusal, siyasal ve ekonomik hayattan silmek ve yok etmek amacıyla sistematik ve planlı olarak birtakım kanuni ve idari düzenlemeler yapmıştır. Öncelikle bilinmelidir ki, bu süreçte yapılan düzenlemeler temelde yargı üzerinden gerçekleştirilmiştir. Başta Hakimler ve Savcılar Kurulu[16] olmak üzere birçok temel kurumun yapısı değişmiş ve birçok yeni kanuni düzenleme getirilmiştir. Bütün bunların temel sebebi, Erdoğan rejiminin bütün erkleri kendi kontrolü altında toplama isteğidir.
Kurumsal yapısına yönelik yapılan anayasal ve yasal değişikliklerle devlet, hukuk devleti olmaktan ziyade bir ¨rejim devletine¨ dönüşmüştür. Türkiye, erklerin ve kurumların bağımsızlığından ziyade, erklerin tek elde birleşmesi ve kontrolü gibi antidemokratik bir sürece evrilmiştir. Devlet düzeninin Erdoğan rejimine dönüşmesinin doğal sonucu olarak, iktidar mekanizmasının bütün unsurları bu politikayı benimsemiştir. Aynı şekilde, 17/25 Aralık süreci sonrası kontrolüne aldığı yargı da ¨rejim yargısına¨ dönüşmüştür.
15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL sürecinde yaklaşık 4.500 civarında hâkim ve savcı ihraç edilmiştir. İhraç edilenlerin yerine ise, basitleştirilmiş sınav ve politikleşen mülakat koşullarıyla yaklaşık 15.000 hâkim ve savcı mesleğe alınmıştır. Dolayısıyla, yargıda kadrolaşma süreci tamamlanmış ve rejim yargısının bütün unsurları hazır hale getirilmiştir. Yargı, rejimin kalkanı ve kurtarıcısı haline getirilmiştir.
İnsanlar sosyal ve kamusal hayatta nefret söylem ve suçlarına, ayrımcı uygulamalara, gözaltı merkezlerinde ve cezaevlerinde işkencelere ve kötü muamelelere, tecavüzlere, tehditlere, hakaretlere ve adam kaçırma ve kaybetmelere maruz kalmışlardır. Sistematik ve planlı bir şekilde kolluk güçleri ve diğer kamu görevlileri tarafından işlenen bu ağır insanlık suçları yargı tarafından görmezden gelinmiştir. Yargı bu hukuksuzlukları sorgulamak yerine verdiği kararlarla bu insanlık dışı uygulamaları meşrulaştırmış ve cezasızlık kültürünü ülkeye hâkim kılmıştır. Sistematik, ayrımcı ve totaliter politikaların bir sonucu olarak gerçekleştirilen keyfi tutuklamalar, gözaltılar, işkenceler, kötü muameleler ve adil yargılanma haklarının ihlaline yönelik uygulama ve eylemler, yargı tarafından ört bas edilmiştir. Yargının bu tutumu, gerek cezaevlerinde gerekse sosyal hayatta cezasızlık kültürünün yaygınlaşmasına ve devlet pratiği haline gelmesine neden olmuştur.
Ø Türk Yargısının Tasfiye Edilmesi ve Rejim Yargısının İnşa Edilmesi
Türkiye’de 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) dönemi, yalnızca siyasi ve toplumsal düzeyde değil, yargı sisteminde de derin kırılmalar yaratmıştır. Bu süreç, Erdoğan rejiminin yargıya yönelik sistematik müdahalelerinin, tasfiyelerin ve cezai yaptırımların bir başlangıç noktası olarak tarihe geçmiştir. Yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını ortadan kaldırmayı hedefleyen bu süreç, Türkiye’nin hukuk devleti ilkesinden tamamen uzaklaşmasına neden olmuştur.
OHAL dönemi ve sonrasında, rejim muhalifi olduğu iddia edilen binlerce yargı mensubu, "Gülen Hareketi" ile bağlantılı olduğu iddiasıyla görevden alınmış, tutuklanmış veya sürgüne zorlanmıştır. Esasında bu hakim ve savcılar Gülen Hareketi ile bağlantılı olmadıkları bilinmesine rağmen Erdoğan rejimi, 17/25 Aralık Rüşvet yolsuzluk operasyonlarında kendisine karşı tehdit olarak gördüğü yargıyı darbe bahanesiyle tasfiye etmek istemiş ve bunun gerekçesi olarak da bu yargı mensuplarının Gülen hareketine bağlı olduğu iddiasını ileri sürmüştür. Bu kapsamda;
· 2016-2024 yılları arasında yaklaşık 4.500 hâkim ve savcı hakkında soruşturma başlatılmıştır. Bu sayı, Türkiye’nin toplam yargı mensubu sayısının önemli bir oranına denk gelmektedir. 2016 yılında hakim ve savcı sayısının 15.000 civarı olduğu değerlendirildiğinde OHAL süreciyle birlikte Türk yargısının üçte biri tasfiye edilmiştir.
· İhraç edilen yargı mensupları arasında Yargıtay ve Danıştay üyeleri gibi yüksek yargı organlarının üyeleri de bulunmaktadır.
· Yargı mensuplarının birçoğu, YARSAV isimli yargı derneğine üye olması, HSK seçimlerinde hükümet destekli Yargıda Birlik Derneği’nin adayları yerine bağımsız adayların desteklenmesi, ByLock uygulamasını kullandığı iddiası gibi suç delili sayılamayacak yasal ve sosyal eylemlerle suçlanmıştır.
Hakim ve savcılar hakkında idari ve ceza soruşturmaları devam ederken 21 Temmuz 2016 tarihinde OHAL ilan edilmiş ve daha sonra 23 Temmuz 2016 tarihinde ise 667 sayılı OHAL Kanun Hükmümde Kararnamesi çıkarılmıştır[17]. Bu KHK ile hakim ve savcıların yargılanma ve disiplin işlemleri bakımından Anayasadaki temel güvenceleri bertaraf eden ve 2802 sayılı Kanun’daki disiplin prosedürünü devre dışı bırakan düzenlemeler getirilmiştir. 667 sayılı OHAL KHK’sının verdiği yetkiyle hakim ve savcıların savunmaları dahi alınmadan OHAL tedbirler kapsamında ilk etapta 2847[18] hakim ve savcı ihraç edilmiştir. 2022 yılı itibariyle Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay üyeleri ile ilk derece hakim ve savcılarını kapsayan 20 ayrı karar ile toplam 4.362 yargı mensubu meslekten ihraç edilmiştir[19]. Bazı ihraçların daha sonra yeniden inceleme ve itiraz süreçleriyle iptali edildiği tespit edilmiştir.
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç 24.02.2024 tarihli açıklamasında ise;
· Bu süreçte 4 bin 6 hakim ve savcının meslekten ihraç edildiğini,
· Bunlardan 3 bin 888‘inin dava açtığını,
· Dava açanlardan 387’si hakkında Danıştay tarafından iade kararı verildiğini belirtmiştir[20].
Danıştay 5. Dairesinin iptal kararı ile görevine iade edilen yargı mensupların birçoğu, Erdoğan’ın ‘bu işin üzerine gideceğiz ve takipçisi olacağız’ demesi üzerine[21] Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun iptal kararı sonrası tekrardan görevden uzaklaştırılmışlardır.
Diğer taraftan OHAL ilanından sonra 21 Eylül 2016 tarihi itibarıyla hakkında soruşturma yürütülen 2 bin 230 hakim ve Cumhuriyet savcısının tutuklu bulunduğu açıklanmıştır. Bu tarihten sonrada açığa almalar ve ihraçlar devam ettiği gibi tutuklamalar da devam etmiştir[22]. 15 Temmuz darbe girişim sonrası başlayan gözaltılardı ilk etapta 2 Anayasa Mahkemesi üyesi, 140 Yargıtay ve 48 Danıştay üyesi hakkında da gözaltı kararı çıkarılmıştır.
Bu dönemde tasfiye edilen yargı mensuplarının yerlerine rejime yakın oldukları düşünülen avukatlar ve hukukçular atanmış, böylece yargı bağımsızlığı tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bu bağlamda sadece 2016 yılında, 3.542 adli yargı hâkim ve savcı adayı ile 1.068 idari yargı hâkim ve savcı adayı olmak üzere toplam 4.610 adayın mesleğe kabulleri yapılmıştır. Yine darbeden çok kısa bir süre sonra 24 Aralık 2016 tarihinde de 2.000 adli yargı hâkim ve savcı adayı, 200 idari yargı hâkim adayı, 1.500 avukatlık mesleğinden geçen hâkim ve savcı adayı, 100 avukatlık mesleğinden geçen idari yargı hâkim adayı olmak üzere toplam 3.800 hâkim ve savcı adayı alımına ilişkin sınav ilanı yapılmıştır. Yani sadece 2016 yılındaki (4610 + 3800: 8410) bu rakamlar dikkate alındığında darbe sürecinin nasıl bir fırsata dönüştürüldüğü ve rejim yargısının nasıl hızla inşa edildiği çok rahat anlaşılmaktadır[23]. [24]
Ø Ölüme Terk Edilen Yargı Mensupları
Türkiye bu hukuksuz uygulamalar nedeniyle uluslararası yargı organları ve bağımsız insan hakları kuruluşları tarafından sıklıkla eleştirilmesine rağmen, bu süreçte yargı mensuplarına yönelik baskılar artarak devam etmiştir. Erdoğan rejimi, tasfiye edilen yargı mensuplarını yalnızca mesleklerinden ihraç etmekle kalmamış, aynı zamanda onları cezai yaptırımlarla da hedef almıştır. Tutuklanan yargı mensuplarının büyük bir kısmı, cezaevlerinde tecritlere, tehditlere, işkencelere ve diğer insanlık dışı eylemlere maruz kalmış ve ağır sağlık sorunları yaşamıştır. Bu süreçte bazı yargı mensupları cezaevinde yaşamını yitirmiştir.
OHAL dönemi ve sonrasında, birçok yargı mensubu, haklarında hukuksuz olarak yurtdışı çıkış yasağı koyulduğundan dolayı illegal yöntemlerle yurt dışına çıkma girişiminde bulunmuştur. Ancak bu girişimler, özellikle Ege Denizi ve Meriç Nehri üzerinden yapılanlar trajik ölümlerle sonuçlanmıştır. Bu süreçte hayatını kaybeden yargı mensupları, rejimin baskılarından kurtulmak için insanlık dışı koşullarda göç yollarına başvurmak zorunda kalmıştır. Görüldüğü üzere bu olağanüstü süreçte bazı yargı mensupları cezaevinde yaşamlarını yitirirken, bazıları ise yurtdışına kaçmaya çalışırken trajik olaylarla ve ölümlerle karşılaşmıştır. Bir kısmı da iltica ettikleri ülkelerde zorlu yaşam koşullarıyla mücadele etmiş ve bu süreçte hayatlarını kaybetmiştir.
Diğer taraftan Türkiye’de OHAL süreciyle birlikte başlayan cezasızlık kültürünün bir sonucu olarak gerek gözaltı merkezlerinde gerekse cezaevlerinde işkence ve benzeri eylemler yoğun olarak gerçekleşmiştir. Bu süreçte toplumun her kesiminde olduğu gibi gözaltına alınan veya tutuklanan hakim ve savcılardan da işkence ve benzeri insanlık dışı muamelelere maruz kalanlar olmuştur. Hakim ve savcılara yönelik uygulanan işkencelerin temel amacı bu kişilerin kendisi veya başkaları aleyhine beyanda bulunmalarını sağlamıştır. OHAL sürecinde hakim ve savcılara yapılan bu fiziksel ve psikolojik işkenceler yine bu kişilerin meslektaşı olan hakim ve savcıların bilgileri dahilinde ve hatta onların talimatları ile gerçekleştirilmiştir[25].
Bu rapor, OHAL sonrası yaşanan tasfiye ve kadrolaşmaların Türk yargısına etkilerini, bu dönemdeki hukuksuz uygulama ve kararların yargı mensuplarının yaşam hakları dahil olmak üzere ortaya çıkardıkları trajik sonuçlara ışık tutmayı ve Erdoğan rejiminin yargıya müdahalesinin kapsamını detaylarıyla ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu kapsamda öncelikle Türk yargısının bağımsızlığını yitirdiği ve rejim yargısına dönüştüğü süreç ve bu süreçte yaşananlar kısaca özetlenecektir. Gerek OHAL öncesi yaşananlar ve gerekse OHAL sonrası çıkarılan OHAL KHK’ları sonrası yargının yaşanan hak ihlallerine bakış açısı genel hatlarıyla ele alınacaktır. İkinci bölümde ise Erdoğan rejiminin ülkeye hakim olma adına öncelikle ortadan kaldırdığı bağımsız yargının değerli mensuplarından gerek cezaevinde ve gerekse dışarda uğradığı haksızlıkların, hukuksuzlukların ve insanlık dışı muamelelerin etkisiyle hayatlarını kaybedenlerin kısa hikayelerine yer verilecektir.
[1] Detaylı bilgi için bknz: Wikipedia, ¨17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu¨, https://tr.wikipedia.org/wiki/17-25_Aral%C4%B1k_Yolsuzluk_ve_R%C3%BC%C5%9Fvet_Operasyonu,
[2] Detaylı bilgi için bknz: Wikipedia, ¨15 Temmuz Darbe Girişimi¨, https://tr.wikipedia.org/wiki/15_Temmuz_Darbe_Giri%C5%9Fimi
[3] BBC, ¨ Kılıçdaroğlu: 15 Temmuz kontrollü darbe girişimidir¨, 3 Nisan 2017, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-39478777
[4] BBC, ¨ Kılıçdaroğlu: 15 Temmuz kontrollü darbe girişimidir¨, 3 Nisan 2017, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-39478777
[5] Türkiye Büyük Millet Meclisi Komisyon Tutanakları, https://www5.tbmm.gov.tr/develop/owa/komisyon_tutanaklari.tutanaklar?pKomKod=1021&pDonem=26&pYasamaYili=2
[6] Diken, ¨Meclis Başkanlığı: Resmi olarak 15 Temmuz raporu yok¨, 18/07/2022, https://www.diken.com.tr/meclis-baskanligi-resmi-olarak-15-temmuz-raporu-yok/
[7] DW, ¨Erdoğan İstanbul’da açıklama yaptı¨, 16 Temmuz 2016, https://www.dw.com/tr/erdo%C4%9Fan-i%CC%87stanbulda-a%C3%A7%C4%B1klama-yapt%C4%B1/a-19403922
[8] Wikipedia, Cumhuriyet (gazete), https://tr.wikipedia.org/wiki/Cumhuriyet_(gazete) “Erdoğan operasyonu yönettiğini ağzından kaçırdı”, 22.07.2014,
[9] 672 sayılı Olağanüstü
Hal Kapsamında Kamu Personeline İlişkin
Alınan Tedbirlere Dair Kanun Hükmünde Kararname, 01.09.2016, https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/09/20160901M1-1.htm
[10] Hâkimler Ve Savcılar Yüksek Kurulu, Genel Kurul Kararı, Karar No : 2016/426, Tutanak No : 17, Karar Tarihi: 24/08/2016, https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/08/20160825-5.pdf
[11] Altıok, Zeynep: OHAL Bilançosu Hak İhlalleri Raporu, s.15-16, https://content.chp.org.tr/file/33743.pdf
[12] Yıldız, Ali/Spencer, Leighann: The Erosion of Property Rights in Turkey, 28.05.2020, https://blog-iacl-aidc.org/2020-posts/2020/5/28/the-erosion-of-property-rights-in-turkey
[13] Yeneroğlu, Mustafa: "Hukuksuzluğun Sıradanlaşması: Silahlı Terör Örgütü Üyeliği Yargılamaları¨, Eylül 2021, https://cdn.devapartisi.org/422/Hukuksuzlugun-Siradanlasmasi.pdf, s.2,
[14] Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı, 2021 İnsan Hakları Raporu–Türkiye, https://tr.usembassy.gov/wp-content/uploads/sites/91/Human_Rights_Report_TR.pdf?_ga=2.172647078.426733446.1687045156-2084181857.1687045156, s.10-11,
[15] Gazete Memur, ¨Bakan Tunç açıkladı: Cezaevinde 15 bin 539 FETÖ’cü bulunuyor¨, Temmuz 13, 2023, https://gazetememur.com/gundem/bakan-tunc-acikladi-cezaevinde-15-bin-539-fetocu-bulunuyor,sSU5_TNnRE2MvYwiwQU4nQ#google_vignette
[16] 21/1/2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanunun 14 üncü maddesiyle, Anayasa’nın Madde 159’uncu maddesinde düzenlenmiş olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun isminde yer alan “Yüksek” ibaresi çıkarılmıştır. Çalışmada kavram kargaşası olmaması için bundan sonra ¨Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK)¨ kavramı kullanılacaktır.
[17] Resmi Gazete, 667 Sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname, 23 Temmuz 2016, https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/07/20160723-8.htm
[18] Hâkimler Ve Savcılar Yüksek Kurulu, Genel Kurul Kararı, Karar No : 2016/426, Tutanak No : 17, Karar Tarihi: 24/08/2016, https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/08/20160825-5.pdf
[19] Turkey Tribunal, Darbe Sonrası Türkiye’de Hakim ve Savcıların Toplu İhraçları, 21.04.2022, https://turkeytribunal.org/tr/haberler/darbe-sonrasi-turkiyede-hakim-ve-savcilarin-toplu-ihraclari/,
[20] ¨Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, Canlı Yayında Soruları Yanıtladı¨, 24.02.2024, https://www.adalet.gov.tr/adalet-bakani-yilmaz-tunc-canli-yayinda-sorulari-yanitladi_94526
[21] Diken, ¨Danıştay ve AYM Erdoğan’ın hedefinde: Bizi rahatsız ediyor¨, 15/02/2024, https://www.diken.com.tr/danistay-ve-aym-erdoganin-hedefinde-bizi-rahatsiz-ediyor/
[22] Hukuki Haber, ¨ 2 bin 230 hakim ve savcı tutuklandı¨, 28.12.2016 , https://www.hukukihaber.net/2-bin-230-hakim-ve-savci-tutuklandi
[23] TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Tutanakları, 22. 11 . 2016, https://www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2020/02/22-Kas%C4%B1m-2016_PBK_Gorusmeler.pdf
[24] https://www.turkiyehukuk.org/hakim-ve-savci-sayilari-2023/
[25] CBJ, Türkiye’de Hakim Ve Savcılara Yönelik İşkence Raporu (Mayıs – 2022), Hazırlayan: Mustafa Doğan, Mayıs 27, 2022, https://www.crossborderjurists.org/tr/turkiyede-hakim-ve-savcilara-yonelik-iskence-raporu-mayis-2022/



2 Comments
I have personally experienced 100% accurate findings.
Bedankt